Aytuğ Akdoğan

Natama Dergi
1 min readMar 24, 2022

İrin

Sıcak bir yaz akşamında
herkes balkona atmış kendini.
İçerideki korkunç beyaz ışıktan kaçıyorlar çünkü
evleri birer hastane gibi.
Balkonlarında sallama çayları
ve plastik çiçekleri var.
Ölçüsüzler hislerinde:
Ya çok seviyor ya da nefret ediyorlar.
Sevdikleri şeyi eleştirirsem hain oluyorum ya da
“İnsan” diyorum, “neyden nefret ediyorsa O’dur aslında.”
Halbuki konuşmak gereksiz, zaten gideceğim yakında!

Evet, çok yakında, hiç de uzak olmayan bir gelecekte
tamamen karanlığa bürünecek ve
kendi mutlak yalnızlığımın efendisi olacağım.
Vatanım, sevgilim ya da dostlarım olmayacak–
karşılaşacağım insanların dilini bile anlamayacağım.
Ben! Ben ki sahte kahraman!
Coşku yaratıcısı gezgin yazar,
yazmayı bıraktığım gibi konuşmayı da bırakacağım.
Artık yutkunmak yerine tükürecek,
konuşmak yerine uluyacağım.
Yazmak için elime bir daha kalem alacak olursam,
onu böğrüme saplayacağım.
Bir yerden bir yere, bir insandan bir insana

savrulup sürüklenmeyeceğim artık.
Umuda boyun eğmeyecek;
bir gölgeden, bir adadan,
kalbi kırık bir hayaletten fazlası olmayacağım.
Kâğıt gibi incecik bir jiletle
yüzümde yara açacağım önce;
irin akacak bu korkunç oyuktan ve
insanlar anında başını çevirecek gördüğünde.
Ama bir yandan da gözlerini alamayacaklar bu yaradan,
“Nasıl” diyecekler, “bir yara nasıl bu kadar tiksinç görünebilir?”
Ardından zenci gibi, ibne gibi,
yoksul ve göçmen gibi dolanacağım sokaklarda–
yok oluşa ve hiçliğe duyduğum özlemle
ilelebet kiracı ve göçebe olarak yaşayacağım bu dünyada.

Hiçbir yerdeki bir hiç kimse olarak
vazgeçmiş bir huzur içinde ölümü bekleyeceğim.
Bir an önce gelsin diye güller dökeceğim ölümün yoluna–
kırmızı halı sereceğim tatlı, güzel ayaklarının altına.
Ve nihayet karşıma çıktığında,
kulakları yeniden duymaya başlayan bir müzisyen gibi
kollarımı açıp sımsıkı sarılacağım ona.

--

--